Gündem

Zarif Teslimiyet

Bazı akşamlar, dünya üzerime yıkılacakmış gibi hissettiğimde bile sırtımı dikleştirip aynaya bakarken buluyorum kendimi. O aynadaki yüz, tanıdık ama bir o kadar da yabancı. Gözlerimdeki yorgunluğu gizlemek için taktığım o görünmez maske, artık yüzümün bir parçası olmuş durumda. “İyiyim,” diyorum kendi yankıma. “Hallederim.” Bu kelime, benim için sadece bir cevap değil; bir savunma mekanizması, bir sığınak ve belki de en büyük hapishaneydi.

Hayat, bana çok erken yaşlarda yere düştüğümde elimi tutacak birini beklememem gerektiğini öğretti. Dizlerim kanarken kendi yaramı sarmayı, gözyaşım kurumadan ayağa kalkmayı bir başarı hikayesi gibi sundum kendime yıllarca. “Ben neler atlattım, bu ne ki?” cümlesi, ruhumun üzerine giydiği bir zırh gibiydi. Ama bu yolculukta anladım ki; o zırh beni dışarıdan gelen darbelerden korurken, içeride nefessiz bırakıyordu. İyileşmek, o zırhın içinde yok olmak değil, onu parça parça dökebilme cesaretiymiş.

Her şey, o her zamanki “hallederim” dediğim anlardan birinde başladı. Ama bu sefer sesimdeki o kendinden emin ton, yerini derin bir boşluğa bıraktı. Kendi kendimin kahramanı olma hikayesinin beni ne kadar yalnızlaştırdığını ilk kez o gün fark ettim. Kimseye yük olmamak uğruna, kendi yüklerimin altında eziliyordum. Fark ettim ki, “güçlü görünmek” aslında gerçek bir güç değil, derin bir çaresizliğin kamuflajıymış.

Bir sabah uyandığımda, artık savaşacak gücümün kalmadığını gördüm. Savaşacak bir düşmanım da yoktu üstelik; sadece ben ve yıllardır sırtımda taşıdığım o ağır güven problemleri vardı. Her güven denemesinin bir kırılmayla bittiği o geçmiş sahneler, zihnimde bir film şeridi gibi dönerken, bu savunma duvarlarının beni korumaktan çok, hayata dokunmamı engellediğini anladım. “Yardıma ihtiyacım var” diyememenin asalet değil, bir korku duvarı olduğunu görmek, iyileşmeye giden o sızılı yolun ilk adımıydı.

Kabullenmek, pes etmek değildi. Kabullenmek, o aynadaki yorgun yüzle el sıkışmaktı. Hayatın bana öğrettiği “kimseye güvenme” dersinin, aslında beni hayata karşı sakat bıraktığını kabul ettim. Evet, her güven denemesi bir kırılmayla bitmişti. Evet, kimse beni tutmadığında yere sertçe çakılmıştım. Ama bu acıları “yok” saymak yerine, “buradalar” demeye başladım.

“Ben daha kötülerini atlattım” demeyi bıraktım. Çünkü bu cümle, şu anki acımı küçümsemekten başka bir işe yaramıyordu. Şu an canım yanıyordu ve bu, geçmişte yaşadığım hiçbir şeyle kıyaslanamazdı. Kimseye yük olmamak için kendimi yok sayışımı, omuzlarımdaki o sahte “dağ gibi insan” etiketini yavaşça yere bıraktım. Kendi kırılganlığımı kabul ettiğim gün, aslında en büyük gücümü elime aldım. Çünkü bir insan, ancak neresinden yaralı olduğunu bildiğinde oraya merhem sürebiliyormuş.

İyileşme, bir sabah mucizevi bir şekilde uyanmak değil, her gün küçük bir “risk” almaktı. Benim için en büyük risk, birine “yoruldum” demekti. Bir gün, sesim titreyerek de olsa, “Bugün bunu tek başıma yapamıyorum” dedim. Dünya başıma yıkılmadı. Kimse beni yargılamadı. Aksine, o an birinin elimi tutmasına izin vermek, yıllardır kapalı tuttuğum kalbimdeki paslı kilitlerin açılması gibiydi.

Bugün hala bazen o eski reflekslerimle “hallederim” derken buluyorum kendimi. Ama artık farkındayım. Artık biliyorum ki; gerçek güç, her şeyi tek başına omuzlamak değil, yorulunca bir banka oturup soluklanmayı ve birinin sana su uzatmasını kabul etmektir. Kırık camlar üzerinde dans etmeyi bıraktım; artık o cam kırıklarını toplayıp, onlardan kendime yeni bir pencere yapıyorum.

Kendi yaralarımın dilinden konuşuyorum; çünkü biliyorum ki iyileşmek, yaraların hiç olmaması değil, o yaralarla birlikte yürümeyi öğrenmektir. Artık “iyiyim” derken sesim daha tok çıkıyor, çünkü bu sefer gerçekten iyiyim. Kimseye yaslanmamayı öğrenen o çocuk, şimdi birinin omuzuna başını koymanın hafifliğini keşfediyor. Ve bu, hayatımda kazandığım en büyük zafer.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir