Gündem

Sonuca değil, sebeplere bakın…

Gerçekten akıl almaz bir cinnet mevsiminden geçiyoruz.

Türkiye’de çocuklar ve insanlar devletin varlığına izin verdiği çürük bina müsveddelerinde ezilerek öldürülüyorlar, otel müsveddelerinde yakılarak öldürülüyorlar, ikinci evleri olarak bildikleri okullarda vurularak öldürülüyorlar, trafik canavarları yüzünden ezilerek ölüyorlar, sokak çeteleri yüzünden bıçaklanarak, kurşunlanarak, dövülerek öldürülüyorlar, tecavüz edildikten sonra tecavüz eden şerefsiz mahlukatların “şerefini” temizlemek için öldürülüyorlar…

İnsanın gördüğü tarifsiz kötülükler karşısında zaten eriyip bitmiş olan yaşam sevinci de iyice bitiyor, tükeniyor.

Önce Urfa, sonra da Kahraman Maraş’taki okul saldırılarından ve Maraş’taki katliamdan sonra yine tarifsiz bir moral çöküntüsü, ve üzüntü yaşadık.

6 Şubat felaketinde kaybettiğimiz çocuklarımızın, dostlarımızın, insanlarımızın acısı yüreklerimizde hiç eksilmeden dururken, hatta her geçen gün acı daha da ağırlaşırken, 24 saat içinde birbiri ardına gelen okul saldırıları ile bir kez daha sarsıldık.

Öldürenler de çocuktu, ölenler de çocuktu…

Bu durum sadece toplumsal yozlaşmanın değil, devleti yönetenlerin zihniyet çürümüşlüğünün ve beceriksizliğinin ne kadar büyük bir kötülüğe dönüştüğünün ve bu kötülüğün artık doğrudan çocuklarımızı katlettiğinin bir göstergesinden başka bir şey değildir.

İşin acı tarafı, bütün bu kötülükler, bile bile, göz göre göre oluyor.

Dokuz çocuk ve bir öğretmenin katledildiği olayda katil çocuk psikiyatrik sorunları olan, akli dengesi yerinde olmayan, durumu öğretmenleri ve ailesi tarafından bilinen, öğretmenlerin uyarılarına rağmen hakkında hiçbir önleyici ve tedavi edici tedbir alınmayan, aksine babası tarafından bir ölüm makinesine dönüştürülen bir çocuktu.

Öğretmenleri ve okulun rehber öğretmeninin kendisini takip altında tutmasına ve çocuğun durumu hakkında ailesini uyarmasına rağmen ne öğretmen olan annesi, ne de polis olan babası uyarılara kulak asmadı, üstüne üstlük babası çocuğu “erkekleştirmek” için ona bir de silah kullanmayı öğretti, katliam da göz göre göre geldi…

Bu olay ve bu olay kadar büyümeyen ama çocuklarla ve eğitim sistemiyle alakalı olan daha nice olaylar vardır ki gündelik olarak basına düşmektedirler, her yıl yüzlerce çocuk farklı sebeplerle katledilmektedir…

Çocukların mağdur göründüğü bu olayların tümünün de ortak noktası, çocukları topluma faydalı bireyler olarak yetiştirmekle sorumlu olan ailelerin ve devleti yönetenlerin bu konuda sorumluluklarını yerine getirmemesi, en asgari düzeydeki sorumlulukları konusunda bile fena halde çuvallamasıdır.

Suça sürüklenen çocuklar ve yaptıkları, yaşananların, yapılanların doğrudan sebebi değildir, tam aksine, tamamen yozlaşmış, tamamen çirkinleşmiş, elinin değdiği her yere kötülük tohumu eken bir düzenin doğrudan sonucudur.

Bu çağda, insanlık tarihinin gelmiş geçmiş en zorlu şartlarından yapılan bir Kurtuluş Savaşı ile kurulmuş Türkiye gibi bir ülkede, milyonlarca çocuk bugün okula gitmiyor, sokaklarda dolaşıyorlar, mafyatik ilişkiler içine giriyor, sokaklarda terör estiriyorlar…

Elbette bunun sosyal medya denen lağım çukurundan beter kokuşmuş sanal dünyadaki çürümüşlük; televizyon dizilerindeki şiddeti, envai tür kötülüğü içselleştiren, normalleştiren abuk subukluklar; ailelerin sorumsuzluğu; eğitim sisteminin sistematik şekilde giderek daha da yozlaştırılması; milli ve manevi değerlerden akıl almaz bir şekilde kopuş; ülkenin bir ucundan öteki ucuna kadar envai türden mafyatik yapıların etkili olması ve devletin kılcal damarlarına kadar sızmaları gibi başlıca sebepleri var…

Ancak esas sebep, devleti yönetenlerin kafasını kuma gömmüş olması, tek dertlerinin koltuklarını kollamak ve iktidarlarını sürdürmek için şahsi menfaatlerini toplumsal menfaatlerin önüne koymasıdır.

Gülistan Doku olayında da gördük ki bu organize kötülük insan aklının ve mantığının alamadığı boyutlara kadar ulaşmıştır.

Bütün bu yaşananlar aslında bir ulusun tüm maddi ve manevi değerlerinin kaçınılmaz şekilde bir çöküş noktasına doğru hızla gittiğini göstermektedir.

Gelişmiş ülkelerde de benzer sorunlar vardır ama onların devlet yapıları daha kötülüğün kokusunu aldıkları anda harekete geçmektedirler, kötülüğün sebep olacağı süreci engellemektedirler.

Bizde ise süreç göz göre göre ilerlemekte, kötülük geliyorum diye bağıra bağıra gelmektedir, olan olduktan sonra da dizimizi dövmekteyiz, sebep olanların timsah gözyaşları arasında yeni kötülüklerin peydahlanmasını beklemekteyiz…

Maalesef ki, Türkiye’de gündelik hayatın bir parçası haline gelen ve çocuklarımızı hedef alan bu kötülük, anamızda olduğu kadar olmasa da, başta akran zorbalığı olmak üzere, bizim okullarımızda da irili ufaklı şekil ve türlerde mevcuttur.

Bizim çocukluğumuzda rüyamızda bile görmeyeceğimiz, görsek de inanmayacağımız olayları çocuklarımız tecrübe etmektedir.

Ve, maalesef ki, giderek yayılan ve artık kemikleşen bu tarifsiz kötülük, inatla göz ardı edilmektedir.

Bir nesil sonrasının ne hale geleceğini düşünmek bile istemiyorum.

Bu kötülüğün en başta gelen sorumluları, kendilerine iktidar ve muhalefet diyen siyasilerdir, başka da kimsesi değil…

Çocuklarımızın, ülkemizin ve milletimizin uğradığı kötülüklerin günahı boyunlarında asılıdır, ve bu öyle bir günahtır ki, ne bu dünyada ne de öteki dünyada bu günahın bedelini ödeyerek bitiremezler…

Eğer bu yazıyı okuyorsanız ve bir veliyseniz, bu kötülük rüyasından bir an önce uyanın ve çocuklarınızın hayatının her saniyesine sahip çıkın, çünkü ne giden zaman geri geliyor, ne de kötülük kalıcı hasar olmadan atlatılabiliyor…

Aslında herkes durumun farkında, ama herkes çareyi başkalarından bekliyor…

Çare asla başkalarından gelmez, ancak toplum bilinci yüksek insanlar çare üretebilir, bu da maalesef devleti yönetenlerde olmayan şeydir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir