Son zamanlarda bu soruyu daha sık duymaya başladım:
“KKTC artık güvenli bir ülke değil mi?”
Aslında bu soru yeni değil. Yıllardır zaman zaman gündeme geliyor. Bir cinayet oluyor, bir silahlı saldırı yaşanıyor, uyuşturucu operasyonu yapılıyor, trafikte birkaç can daha gidiyor ve hemen aynı cümle kuruluyor:
“Eskiden böyle değildi…”
Peki gerçekten eskiden böyle değildi mi?
Yıllardır bu ülkenin haberini takip eden biri olarak, geçmişe dönüp baktığımda bu cümlenin hem doğru hem de yanlış tarafı olduğunu düşünüyorum.
Çünkü mesele sadece suç sayısı değil.
Mesele, yaşadığımız ülkenin nasıl değiştiği.
1980’leri hatırlayanlar bilir.
Kıbrıs küçüktü.
Toplum daha küçüktü.
Mahalle kavramı vardı.
İnsanlar birbirini tanırdı.
Çocuğunuz sokağa çıktığında, onun kimin çocuğu olduğunu mahallede herkes bilirdi.
Kapınızı çalan kişinin kim olduğunu çoğu zaman tahmin ederdiniz.
Bugün ise aynı apartmanda yaşayan insanların birbirini tanımadığı bir hayatın içerisindeyiz.
1980 yılında nüfusumuz yaklaşık 150 bin civarındaydı.
1990’da 171 bin.
2000’de 209 bin.
2020’de 420 bine yaklaştı.
Bugün ise 500 bine yaklaşan bir nüfustan söz ediyoruz.
Şimdi 150 bin kişilik bir toplumla bugünkü KKTC’yi aynı güvenlik ölçüsüyle değerlendirmek ne kadar doğru?
Bence değil.
Ama burada başka bir yanılgımız daha var.
“Eskiden suç yoktu.”
Hayır, vardı.
Hem de ciddi suçlar.
1990’ların sonlarında polis kayıtlarına yansıyan suçların sayısı binlerle ifade ediliyordu.
1997 yılında 4 bin 425 olarak kaydedilen olay sayısı, 2002 yılında yaklaşık 7 bine yükselmişti.
Yani suç yeni bir mesele değil.
Cinayet de yeni değil.
Hırsızlık da yeni değil.
Uyuşturucu da yeni değil.
Farklı olan, bunların toplumdaki görünürlüğü ve suçun şekli.
2000’li yıllara geldiğimizde ülkenin yapısı ciddi biçimde değişmeye başladı.
Üniversiteler büyüdü.
Turizm büyüdü.
Çalışma amacıyla ülkeye gelen insanların sayısı arttı.
Gece hayatı gelişti.
Kentler büyüdü.
Araç sayısı arttı.
Ülkeye giriş çıkışlar çoğaldı.
Bütün bunlar olurken suçun yapısının aynı kalmasını beklemek zaten mümkün değildi.
2001-2010 arasında Kuzey Kıbrıs’ta 59 cinayet olayı yaşandı ve 65 kişi hayatını kaybetti.
2004 yılında 9 cinayet olayında 11 insanımız öldü.
Şimdi dönüp 2004’e baktığımızda “O yıllarda güvenliydik” diyebilir miyiz?
Ben diyemem.
Bir de çoğu zaman unuttuğumuz başka bir güvenlik meselesi var:
Trafik.
2004 yılında trafik kazalarında 76 kişi hayatını kaybetti.
Yetmiş altı…
Bir yıl içerisinde.
2010’da 42 kişi.
2020’de 27 kişi.
2024’te ise 50 kişi.
2026’nın ilk yedi ayında 23 kişi.
Şimdi bir düşünün.
Bir ülkede bir yılda 50 insan trafik kazalarında hayatını kaybediyorsa, o ülkenin güvenlik sorunundan bahsederken sadece cinayetleri konuşmak yeterli midir?
Bence değildir.
Trafik de güvenliktir.
Uyuşturucu da güvenliktir.
Silah da güvenliktir.
Çocuğun okuldan eve güvenli dönmesi de güvenliktir.
Uyuşturucu meselesi ise bambaşka bir noktaya geldi.
2000 yılında uyuşturucu suçları nedeniyle yargıya gönderilen şüpheli sayısının 64 olduğu belirtiliyor.
2016’da bu sayı 403’e çıkmış.
2020’de yapılan operasyonlarda 27 kilogramdan fazla farklı türlerde uyuşturucu ele geçirilmiş.
2024’te ise operasyonlarda ele geçirilen farklı türlerde uyuşturucu miktarı 67 kilogramı aşmış.
Burada bir parantez açmak gerekiyor.
Ele geçirilen uyuşturucunun artması, kullanılan uyuşturucunun aynı oranda arttığı anlamına gelmez.
Daha fazla operasyon yapılmış olabilir.
Daha büyük sevkiyatlar yakalanmış olabilir.
Ama bir gerçek var:
Uyuşturucu artık KKTC’nin güvenlik gündeminin başlıca sorunlarından biri.
Bunu görmezden gelemeyiz.
Gelelim bugüne.
İşin ilginç tarafı burada başlıyor.
Çünkü toplumda “suçlar sürekli artıyor” şeklinde güçlü bir algı var.
Fakat resmi rakamlar son dönemde bunu tam olarak doğrulamıyor.
2024 yılında PGM’nin raporladığı hakiki suç sayısı 6 bin 678.
2025 yılında önemli suçlarda yaklaşık yüzde 17,6 oranında düşüş yaşanmış.
2026’nın ilk yedi ayında ise cürüm ve kabahat sayısı 2 bin 751.
2021’in aynı döneminde bu sayı 3 bin 943.
Yani resmi rakamlara bakarsak, son yıllarda toplam suçlarda bir düşüş var.
Şimdi burada durup sormak gerekiyor:
Suçlar azalırken neden korkumuz artıyor?
“Bence işin bir tarafı da burada. Eskiden bir olay olurdu, ertesi gün gazeteden okurduk.
Şimdi olay oluyor, daha polis açıklama yapmadan görüntüsü telefonumuza düşüyor.”
Olay yerinden fotoğraf geliyor.
Zanlıyla ilgili bilgi geliyor.
Ardından sosyal medya yorumları başlıyor.
Sonra aynı görüntüyü gün içerisinde defalarca görüyoruz.
Bir olay, birkaç saat içerisinde binlerce insanın zihnine yerleşiyor.
Dolayısıyla artık sadece suçun kendisiyle değil, suçun sürekli tekrarlanan görüntüsüyle de karşı karşıyayız.
Bu da toplumun güvenlik algısını doğal olarak etkiliyor.
Fakat buradan çıkıp “Demek ki korkacak hiçbir şey yok” sonucuna da varamayız.
Tam tersine.
Bugünün KKTC’sinde suçun niteliği değişmiş durumda.
Organize suç konuşuyoruz.
Uyuşturucu konuşuyoruz.
Silahlı saldırılar konuşuyoruz.
Yasa dışı bahis ve mali suçları konuşuyoruz.
İnsan ticaretini konuşuyoruz.
Bilişim suçlarını konuşuyoruz.
Ve bütün bunların yanında trafik sorununu konuşuyoruz.
Yani mesele artık sadece “Evime hırsız girer mi?” meselesi değil.
Mesele çok daha geniş.
Bir de devlet tarafı var.
Bence tartışmanın en önemli noktası burası.
Devletin “Suç sayımız düştü” demesi elbette önemlidir.
Ama vatandaşın güven duygusu sadece istatistikle oluşmaz.
Vatandaş şunu bilmek ister:
Başına bir şey geldiğinde devlet yanında olacak mı?
Polis olayın üzerine gidecek mi?
Suçlu yakalanacak mı?
Mahkeme süreci işleyecek mi?
Uyuşturucu şebekelerinin arkasındaki isimlere ulaşılabilecek mi?
Organize suçun üzerine gidilebilecek mi?
Trafikte insanlarımızın ölmesini engelleyecek ciddi tedbirler alınacak mı?
Bunların cevabı “evet” olduğunda vatandaş kendisini güvende hisseder.
Benim dikkatimi çeken bir başka konu da şu:
Biz yıllardır güvenliği çoğu zaman olay olduktan sonra konuşuyoruz.
Bir cinayet oluyor.
Güvenlik gündeme geliyor.
Bir trafik kazasında genç bir insanımız ölüyor.
Trafik gündeme geliyor.
Büyük bir uyuşturucu operasyonu yapılıyor.
Uyuşturucuyu konuşuyoruz.
Sonra birkaç gün geçiyor.
Gündem değişiyor.
Ta ki yeni bir olay yaşanana kadar.
Oysa devletin işi sadece olaydan sonra açıklama yapmak değil.
Öncesinde tedbir almak.
1980’lerde yaklaşık 150 bin kişiydik.
Bugün 500 bine yaklaşan bir toplumdan söz ediyoruz.
Bu ülke büyüdü.
Ama sadece nüfus olarak değil.
Ekonomik olarak büyüdü.
Sosyal olarak büyüdü.
Üniversitelerle büyüdü.
Turizmle büyüdü.
Dışarıdan gelen insanlarla büyüdü.
Kentlerle büyüdü.
Ve bütün bunların yanında sorunlarımız da büyüdü.
Bu nedenle 1980’lerin güvenlik anlayışıyla 2026’nın güvenlik anlayışı aynı olamaz.
Ama “Bugün hiçbir güvenlik sorunumuz yok” cümlesine de kesinlikle katılmıyorum.
İkisi de gerçeğin sadece bir tarafını anlatıyor.
Rakamlar bize toplam suçlarda son dönemde düşüş olduğunu söylüyor.
Ama aynı zamanda suçun türünün değiştiğini de gösteriyor.
Toplumun güvenlik algısı da değişiyor.
Belki de asıl sorun burada.
Artık:
“KKTC güvenli mi, güvensiz mi?”
diye sormak yerine,
“KKTC’nin bugünkü güvenlik ihtiyaçları karşılanıyor mu?”
diye sormalıyız.
Çünkü 1980’lerde yaşamıyoruz.
Bugünün KKTC’sinde yaşıyoruz.
Ve bugünün sorunlarına dünün yöntemleriyle çözüm bulamayız.
Devletin görevi vatandaşına sadece:
“Korkma.”
demek değildir.
Devletin görevi, vatandaşına neden korkmaması gerektiğini göstermek ve bunu hayatın içinde hissettirmektir.
Bana göre gerçek güvenlik tam da budur.
Bir insanın gece evine dönerken rahat olması…
Bir annenin çocuğunu okula gönderirken endişe etmemesi…
Bir gencin arkadaşlarıyla dışarı çıktığında ailesinin “Acaba başına bir şey gelir mi?” diye sabaha kadar beklememesi…
Bir sürücünün yola çıktığında eve sağ salim döneceğine inanması…
Ve en önemlisi, vatandaşın devletine güvenmesi.
Belki 1980’lerde daha küçük bir toplumduk.
Belki birbirimizi daha iyi tanıyorduk.
Belki bazı korkularımız bugünkünden farklıydı.
Ama bugün elimizde başka bir gerçek var:
KKTC artık eski KKTC değil.
O halde güvenlik politikamız da eski KKTC’nin politikası olarak kalmamalı.
Toplum büyüdü.
Sorunlar değişti.
Suçun şekli değişti.
Devletin de buna göre değişmesi gerekiyor.
Çünkü benim için bu tartışmanın sonunda cevaplanması gereken soru hâlâ aynı:
1980’lerde güvenliydik de şimdi neden korkuyoruz?
Belki cevap daha fazla suç değildir.
Belki cevap, değişen bir ülkede güven duygusunu aynı hızda büyütememiş olmamızdır.
Ve bence üzerinde düşünmemiz gereken asıl mesele de budur.


